• Millî Kültür

  • Millî Kültür

  • Kültür, milli; medeniyet, milletler arasıdır.

  • "Medeniyet gül alıp gül satmak, gülü gül ile tartmaktır. Ömer Özercan

Copyright 2019 - Custom text here

Kardeşim Ekrem Hakkı

SÂMİHA AYVERDİ

KARDEŞİM EKREM HAKKI

Kardeşi olarak, onun şanında meth-ü Senâ yollu birşeyler söyleyip yazacağım zannedilebilir. Hayır. Bu işi kendisini yakından uzaktan tanıyanlar yaptılar ve yapmaktalar. Belki istikbâle hediye ettiği kitaplarına başvuracak olanlar yüzünden asırlar boyu yapılagelecektir. Hadis-i Kudsi de beyan olunduğu üzere Cenâb-ı Hak: "Ben sevdiğimi öldürürüm; öldürdüğümün diyeti de benim!.." buyuruyor, işte Ekrem Hakkı Ayverdi, Cenâb-ı Hakk'ın, kendisini şeytanî ve nefsani hırs, çirkinlik ve ayıplardan öldürtüp temizleyerek ilahi vasıflarıyla kendine mâl ettiği müstesnalardandır. Bu manevi müdahale ile kuvvetlenmiş bulunan kardeşim de, cemiyete, çeşidi faziletlerinin bereketi ile ihlâsını san'atını, imanını, dürüstlüğünü, diğergamlığını, sonuna kadar cömertçe bezletti. Böylece de, bir ihtişamlı abide olan o derûni ihlâs ve heyecan, aksiyon plânına tercüme ve nakil oldu. Öyle ki madde ile mânâyı yani Türk-islam terkibini, Hakk'ın şahitliği huzurunda nikâhlayarak, bu birleşmeden doğan meşrû zürriyeti dev eserler hâlindeki kitapları Türk kültürüne hediye eyledi. Birer veled-i sahih olan bütün eserleri Ekrem Hakkı Ayverdi’nin manevi zürriyetidir.

Yukarıda söylediğim gibi, şu mütevazi kitaplar dolduracak o azim çalışmalara girecek değilim. Kastım, sadece birkaç hatıra nakletmekten ibarettir.

Devamını oku...

Osmanlı'da Mimarların Yetişme Ve Örgüt Düzeni

Osmanlı Döneminde Mimarların Yetişme Ve Örgüt Düzeni

Türk Mimarisi, sadece Doğu ve İslam Mimarlığı değil, Dünya Mimarlık Tarihi içinde de belli bir yere sahiptir. Araştırmalar , Türklerin mimarlık alanındaki sürekli gelişiminin o dönemdeki siyasal, idari ve ekonomik kalkınmanın yadsınamaz katkısıyla 16.yüzyılda doruğa ulaştığını göstermektedir.

Anadolu'da Selçuklu, Beylikler ve Erken Osmanlı Dönemleri'nde genellikle ,serbest ve gezginci gruplar halinde faaliyet gösterdikleri anlaşılan, mimar ve mimariyle ilgilenen sanatçıların; beylikten devlete , devletten imparatorluğa ulaşan topraklar üzerinde ve hızlı gelişen şehirleşme süreci içinde yeterli olamayacağı anlaşıldığında, önce başkentteki "Hassa Mimarlar Ocağı" kurulmuştur. Ardından da teşkilatın alt kuruluşları olan taşra teşkilatı düzenlemelerine gidilmiştir. 1453'ten sonraki bir tarihte başlayan Hassa Mimarlar Ocağı'nın faaliyetleri, devletin gittikçe büyüyen imkanlarıyla birleştirilerek 16.yüzyılın başlarında "Klasik Osmanlı Mimarisi Dönemi" nin ilk basamaklarına ulaşmıştır. 1538 yılında bu teşkilatın başına getirilen Mimar Sinan'ın çalışmalarının yanısıra teşkilatın, başkentten İmparatorluğun en küçük kasabalarına kadar uzanan etkinliğini, hangi düzenleme zinciri içinde irdelemek gerekir. Bugüne kadar incelenen belgeler, Osmanlılarda imar-bayındırlık faaliyetlerini tüm ülke genelinde üstlenen , organize eden , denetleyen 6 adet mimarlık kuruluşunun varlığını ve bunların bir şekilde asıl teşkilata bağlı olduğunu ortaya koymuştur.

 

1. ERKEN OSMANLI DÖNEMİNDE MİMARLIK VE USTALIK

Anadolu Selçuklu,Beylikler ve Erken Osmanlı dönemlerinde mimarların ve mimarlıkla ilgili zanaatçıların mesleklerini gezginci gruplar halinde yürüttükleri ve iş aldıkları yerlerde şantiyeler kurdukları bilinmektedir. Mimarlar, çoğu zaman Şam, Halep, Tebriz, Tiflis, Hocent, Marent, Merage, ve Tunus'tan gelirlerdi. Ahlat, Malatya ve Konya gibi yerli atölyelere mensup mimarlarda vardı. 12. ve 13. Yüzyıl Selçuklu şantiyeleri,her türlü din ve ulustan işçi ve ustaların yanyana çalıştıkları yapı alanlarıydı. Bu sanatçılar, cami, medrese ve kervansaraylarda Türk- İslam kültürünün güncel programını uygularken , geldikleri yörenin mimari kalıplarınıda kullanıyorlardı. Fakat bu daha çok bezeme ayrıntılarında, motiflerde yer almakta , mimari plana yansımamaktaydı. Bu nedenle dönemin eserlerinde Arap ve Hıristiyan motiflerine rastlamaktayız.

Devamını oku...

WHAT IS A TURKISH HOUSE

WHAT IS A TURKISH HOUSE?

Turkish Houses

WHAT IS A TURKISH HOUSE?

The Turkish house can be defined as those in which Turks have lived throughout their history. Since they first appeared on the stage of history, their settlements have been greatly diversified. They spread from Central Asia to the Balkans, from North Africa to Arabia and right up to the northern coast of the Black Sea, and founded a number of different states. In our definition of the Turkish house, we can include houses that were inherited from the Ottoman Empire, some remaining examples of which can be traced back to the 17th century, as well as all those which have the following characteristics:

Original room shape: The room is the most important component of the Turkish house. Its characteristics have rarely changed.

Plan Layout: The most characteristic plan types are those with outer or open sofas, using projections and eyvans. The authentic aspect of these plan types is the independent nature of the room, which instead of being adjacent is separated from the others with extensions of the sofa. Plan types with central sofas emerged in the periods.

Multi-storeyed buildings: Most houses have at least two storeys. The upper storey is the main living area and reveals details about the floor plan. The ground floor generally has a high, solid stone wall, almost like a fortification. The upper floor extends over the street.

Roof Forms: The roof is pitched on all four sides and has a simple form, avoiding indents or extensions. The eaves are wide and horizontal.

Construction: The basic system of construction is the timber frame with in-filling material or lathe and plaster.

All these characteristics are the same for all houses, regardless of the social class of their owners. Wealth is only reflected in the number of rooms and in the decoration. This house type can be compared to a seal which Turkish culture has stamped wherever it has settled. It can immediately be distinguished from houses belonging to other cultures.

Devamını oku...

Mimari Eserlere Verdiğimiz Kıymet

Ekrem Hakkı Ayverdi

Çarşıkapı'daki Kara Mustafa Paşa manzûmesi hakkında (Yüksek Kurul) 'un karârını okuyunca kalbime derin bir sızı çöktü; tahkik ettim; doğru imiş.

Nasıl yere vurulmak istenen dürüst insanlar, komünist diyarlarında burjuva, kapitalist bâzı memleketlerde de mürteci diye damgalanıyorsa, tekniğin kör baltasını astığı eski eserlere muhdes iddiâsını yamamak âdet oldu.

''Bu binâ muhdestir; bu kısım muhdestir; alaşağı! Sözü aldı yürüdü. Eğer ulu orta bu düstûru tatbik edersek iki yüz sene evvel yıkılan harem kısmının yerine yapılan bugünkü Fâtih Câmii'ni de yıkmak îcâb eder ve o takdirde yalnız mihrap ve kapı, bir de şadırvan avlusu duvarları kalırdı.

Kara Mustafa Paşa manzûmesinde de muhdes bahânesi ile sökülüp gûya yan tarafa nakledilmek istenen ve bir başlangıç olmasından şüphe edilen, Sebil ve hazîre, medhal ve dükkânlar asla muhdes değildir. Dârülhadîs, dershâne, mescit, ilk mekteb, sebil, açık türbe, hazîre ve en nihâyet îrad getirecek dükkanların anâsır-ı inşâiyesinden yalnız iki sütun bir ârıza sonunda tecrit edilmiştir. Diğer yirmi sütun 1102'de ilk kondukları şekil ve sûrette durmaktadır. Kitâbesinden anlaşılacağı üzere Kara Mustafa Paşa'nın hayâtında yarım kalan manzûmeyi oğlu Ali Bey ikmâl ettirmiştir. Dikkat edilirse görülür ki, köşedeki sebilin üstü açık ve yalnız bir tel kafesle örtülü, istâlaktitli sütunlara müstenid sekiz köşe bir türbe, buna muttasıl tamâmen açık bir hazîre vardır. Bunun sütunları yalnız bir cihette bağlı olduğu için harab olmuş ve onsekizinci asır ortalarında tecdid edilerek sakat sütunlardan bir tânesi kapının duvarına, mermer başlıktaki mesned ters olarak oturtulmuş, fakat dökme pirinç parmaklıklar aynen ibka olunmuştur.

Bu hâzirede 1143 târihinde vefat eden aklımda kaldığına göre Kara Mustafa Paşa'nın dâmâdı olan Elçi Mustafa Paşa, 1208 de vefat eden onun oğlu Mehmed Said Efendi vesâir âile efrâdı medfundur. 270 senelik manzûmenin bu iki sütunu da olsa olsa 230 seneliktir; böyle bir ihdas karşısında can kurban. Herhangi bir ihdas iddiâ edeni ayrıca iknâ etmeye hazırım.

Devamını oku...

Osmanlılarda Minâre

OSMANLILARDA MİNÂRE

Yazının Sahibi; Ekrem Hakkı AYVERDİ

Müslümanların ilk yaptıklarından başlayıp, asır asır, devir devir minareleri ele almak, ebadını karşılaştırmak, kalınlığını, boyunu, posunu mukayese etmek, inşa tarzını, malzemesini, süsünü, ziynetini anlatmak uzun araştırmalar, ölçüler işi de olsa, yapılamaz bir şey değildir. Bu yolda, bir husisiyetinden tutarak yapılmış, ufak denemeler de vardır, ama kafi değildir.

Minare cansız bir taş sütunundan ibaret değildir. Nasıl cami hayat dolu bir varlık ise, deruni bir mana taşıyorsa, onun bir unsuru olan, minarenin de bu ifadede bir hissesi vardır. Bu hisse bazı haller ve diyarlarda azaltılmış, çoğaltılmış, fakat minareye hep büyük kıymet verilmiştir.

Minare bazı teşbihlerle anlatılmak istenmiştir. Semaya el kaldırıp niyaz eden kol ve ellere benzetmek de en yaygın olanıdır.

Bu, kemal-i hülusla yapılmış bir teşbih olabilir, fakat bizce noksandır. Minare asıl ibadet hariminin, caminin nefes borusudur. Minare havayı ciğerlere çeker gibi âbidleri cami kubbesi altına davet eder. İbadetin şevk ve ruhaniyetini manevi, sessiz dalgalar halinde dışarıya aktarır ve namazdan sonraki duada açılan eller gibi, vazifesini tamamlamış olanların kafilesine katılır, susar. İşte semaya kalkmış teşbihi bundan sonradır ki yerini bulmuş olur.

Devamını oku...

f t g m